« Önceki ::

Ahlâk Za'fiyeti Îmanın Zatına Delildir

 

    İman; kişiyi iyiliklere yönelten ve kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Bunun içindir ki Allah (c.c.), kullarını iyiliğe davet, kötülükten men ederken bunu kalblerdeki îmanın bir gereği kılan Kur'an'da bunun misalleri pek çoktur.
    Cenab-ı Hakk'ın mü'min kullarına "Ey îman edenler" diye başlayan emirler vermesi ve onlara "Allah'tan sakının ve sâdıklarla beraber olun"(11) buyurarak îmanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
    Risalet sahibi (s.a.v.) güçlü îmanın mutlak olarak güçlü ahlakı gerektirdiğini, ahlaksızlığın îman za'fından veya yokluğundan neticelendiğini îzah buyurmuşlardır.
    Resulullah (s.a.v.) arsızı, kötü yolda olanı, rezalete bulaşanı, kimseden haya etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: "îman ve haya birbirine bağlı ve eşittirler. Biri gidince diğeri de gider. (12)
    Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
    "Allah'a yemin olsun ki îman etmemiştir! (Bunu üç kez tekrarlamış ve):
    - "Kim? Ey Allah'ın Resulü", denilince de:
    - "Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan"(l3)
demiştir. Resulullah (s.a.v.)'ı, etbâına bâtıldan yüz çevirmeyi hurafe
ve gevezelikten uzaklaşmayı emrederken şöyle buyurduğunu görürsün!
    "Kim Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun."(14)
    İşte, Allah Resulü (s.a.v.) îmanın kemâl ve sadâkâtına güvenerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu.
    Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı, ibadetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle görmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek îman ve güzel ahlakın hilâfına bazı amellerde bulunurlar, İşte bunlar; ibadetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice çocukların namaz hareketlerini gördükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice tellalların hac menasikini yapmacık bir tevazu ile yapabildikleri gibi... Tabii ki bunlar sağlam inanç ve yüce maksatlar için kâfi değildir. Doğru bir istikametle fazilet derecesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk gerek, o da yüce ahlaktır...
    Bu konuda Resulullah (s.a.v.)'den şu, vârid olmuştur: Bir adam:
    "- Ey Allah'ın Resulü! Falan kadın namaz, oruç ve sadakayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor" dedi.
    Resulü Ekrem (s.a.v.):
   
"O, ateşliktir," buyurdu. Sonra adam devamla:
    "Falan kadın da az namaz kılıp, oruç tutup, peynirden de (büyük miktarda) sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor " deyince, Allah Resulü (s.a.v.):
    - "O da cennetliktir" buyurdu.(15)

    Bu cevap yüksek ahlâkın kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın da içtimâi büyük bir ibadet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası başkasına da sirayet ettiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması, sadakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi ahlâk ile gerçek îman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle ilgili suale cevap vermekle yetinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kılmıştır. Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyice yerleşmesi için devamlı irşad ve aralıksız nasihata ihtiyaç vardır, Îman, salâh ve ahlâk birbiriyle içice ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Peygamber (s.a.v.) bir gün ashabına: "-Müflis kimdir, bilir misiniz?" diye sorar. Ashâb: "- Bize göre o, para ve eşyası olmayandır," deyince Resulü Ekrem:
    "- Müflis; ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber, şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını akıtmış ve bir başkasını da dövmüştür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları verilir. Üzerindeki borcu tükenmeden hayırları tükenir ve alacaklının günahlarından ona yüklenir ve sonra da ateşe atılır." (İşte esas müflis budur) (16) buyurur.
    Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzerinde iki bin liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zengin sayılabilir?
    Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümle içice olursa nasıl takvâlı bir insan sayılabilir? Resulullah (s.a.v.) bu durumla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: "İyi ahlâk suyun buzu erittiği (veya buzun suya dönüp eridiği gibi) günahları yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı bozduğu gibi iyi) amelleri mahveder."(17)
    Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu insanın dini, elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider. Böylesine îman iddiası da yalan sayılır. Ahlâktan yoksun bir îmanın ne kıymeti var ki! Allah'a bağlanmak iddiasıyla birlikte bu fesadın manası nasıl îzah edilebilir?
    İmanla ahlâkın bu açık alâkası hususunda Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:
    "Kimde üç haslet bulunursa o münafıktır, İsterse namaz kılsın, oruç tutsun, umrede bulunsun ve " Ben müslümanım desin (değişmez):
        1. Konuşunca yalan söylerse,
        2. Va'dini yerine getirmezse,
        3. Emanete hıyanet ederse." (18)
Başka bir rivayette de: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, vadini bozar, emanete hıyanet eder. Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da iddia etsin (değişmez)." O (s.a.v.), yine şöyle buyurmuş:
    "Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar onda bir münafıklık alâmeti var demektir:
        1. Emanete hıyanet eder,
        2. Konuşunca yalan söyler,
        3. Söz verdiği zaman tutmaz,
        4. Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır."

_______________
(10) Tâhâ, 74-76
(ll)Tevbe, 119
(12) Hâkim, Taberâni, K. Sitte 17/582
(13) Buhari, Edep, 29
(14) Buharı, Edep, 31,85
(15) Ahmed b. Hanbel, ihya, 3/116
(16) Müslim, Kitâbul-Birr ves-sıla,59
(17) Beyhakî, İhva,3/ll9
(18) Buhâri, K. İman

Prof. Muhammed Gazali

Yorum (yok) Yorum yaz!

Daha Güzel Bir Âleme Doğru

 

    Şimdiye kadar bahsettiğimiz prensiplerden anlıyoruz ki, İslâm, beşeriyeti büyük adımlarla fazilet ve edeble yoğrulmuş bir hayata götürüp, bu hedefe ulaştırıcı tüm sebepleri de risaletin temel prensipleri kabul eder. Aynı zamanda bu sebepleri ihlal eden vasıtaları da risâletten çıkma ve uzaklaşma olarak telakki eder. Ahlâkî meseleler kişinin uzak kalması mümkün olan meseleler değildir. Bilakis onlar dinin râzı olduğu ve hürmetle karşıladığı hayatın esaslarıdır.
    İslâm tüm faziletleri tek tek sayıp mensuplarım onları işlemeye teşvik etmiştir. Peygamber (s.a.v.)'in iyi ahlâkla bezenmeyi emreden sözlerini toplarsak, hiçbir ıslahatçı liderde bulunmayan bir eser meydana getirmiş oluruz. Bu faziletlerin tafsilatına ve ayrı ayrı anlatıma geçmeden, Allah Resulü (s.a.v.)'in iyi ahlak ve davranış güzelliğine yaptığı sıcak ve manalı davetinden bazı bölümler sunmak istiyoruz... Şüreyk oğlu Üsame anlatıyor:
    "Bizler Resulullah (s.a.v.)'ın yanında iken sanki başımızda kuşlar varmış gibi hareketsiz otururduk. Kimseden ses seda yok! Tam o esnada bir grup insan gelip:
    -Allah'a en sevimli kullar kimlerdir, dediler. O da:
    - Ahlâkça en iyi olanları " (19) buyurdu. Bir başka rivayette: İnsana verilen en hayırlı şey nedir ?" denilince:
    - "Güzel ahlak " (20) buyurdu. Yine şöyle buyurdu: "Hayasızlık ve edepsizliğin İslâm'da yeri yoktur "(21),

    "Sizin en hayırlınız ahlakça en iyi olanınızdır " yine: " Îmânı en kâmil mümin kimdir ?" diye sorulunca: " Ahlâkı en iyi olandır"(22) buyurmuşlardır. Yine Abdullah b. Amr şu hadisi nakleder. Allah Resulü (s.a.v.):
    - "Size bana en sevimli olup, kıyamette bana en yakın olanınızdan haber vereyim mi? diye iki veya üç defa tekrarladı. Ashâb: Buyurun söyleyin ey Allah'ın Resulü deyince:
    "- O, ahlâkça en iyi olanınızdır" (23)
buyurdu. Yine:
    "Kıyamet gününde müminin mizanında iyi ahlâktan daha ağır bir şey yoktur. Allah (c.c.) hayasız ve arsızdan hoşlanmaz. Muhakkak ki, iyi ahlâk sahibi, namaz kılan ve oruç tutanların derecesine nail olur" (24) buyurdu.
    Bu açık ifade, ahlâkı ıslah etmeye çalışan bir filozoftan sadır olsaydı pek acayip olmazdı. Esas garip olan, bir dinin peygamberinden sadır olmasıdır. Zira dinlerin önemi sadece ibadetlerde düğümlenir sanılır, İslam peygamberi (s.a.v.) bir yandan insanları çeşitli ibadetlere davet edip, düşmanları karşısında devletini cihad üzerine ikâme ederken, diğer yandan da ümmetinin kıyamet gününde terazilerinde en ağır gelecek amelinin iyi ahlak olduğunu vurgulamıştır ki, bu bile İslam'da ahlâkın önemine delâlet etmeye kâfidir.
    Nice dinler vardır ki, "sadece belli bir akideye sarılmakla günahlar affolunur veya belli ibâdetleri yapmakla hatalar silinir, prensibine inanır. Ama İslâm böyle demiyor. O, akideyi, iyilikleri işlemeye ve vecibeleri eda etmeye teşvik eden itici bir kuvvet kabul eder. O, ibadeti kötülükleri silen bir araç, kemâle ulaştıran bir hazırlık addeder. Yani kötülükleri, kişiyi yücelten iyilikler yok edebilir.
    Bu esaslar çerçevesinde Resulullah (s.a.v.) ümmetine ahlâkın değerini küçümsemeyecekleri derecede kemale ulaşmalarını temin ettirinceye dek bu gerçekleri pekiştirip öğretmek için ısrar etmiştir. Enes (r.a.) şu hadisi rivayet eder:
    "Kul iyi ahlâk sayesinde âhirette büyük derecelere ve en büyük makamlara erişir. Halbuki o, dünyada iken ibadetinde zayıf sayılırdı. Yine o, kötü ahlakı sebebiyle cehennemde en aşağı dereceleri boylar"(25). Aişe (r. anha)'dan:
    "Mümin iyi ahlâkı sayesinde gece namaz kılan ve gündüz oruç tutanların derecesine ulaşır"(26). Bir diğer rivayette; "gündüz" ve "gece" kelimeleri yoktur, İbn Ömer'den:
    "İbadetinde mu'tedil olan mü'min iyi ahlak ve üstün huyu sebebiyle çokça oruç tutan ve Allah'ın âyetlerini tatbik edip namaz kılanların derecesine ulaşır." (27). Ebu Hureyre (r.a.) den:
    "Mü'minin; şerefi, dini, mürüvveti, akıl ve değeri ahlakı iledir" (28). Ebu Zerr (r.a.) şu hadisi rivayet eder:
    "Kalbini ihlâsla dolduran, dürüst, lisanı doğru, nefsini mutmain ve ahlâkını da müstakim kılan kurtulmuştur"(29).
Güzel ahlâk, bir cemiyette sadece nazarî bilgiler ve eğitim, mücerred emir ve yasaklarla sağlanamaz. Çünkü kişileri faziletlere alıştırmak ve öğretmenin "şöyle yap," "böyle yapma" demesi kâfi değildir. Bunun için köklü bir eğitim, uzun bir çalışma ve devamlı bir alıştırma gereklidir. Terbiye güzel bir numuneye dayanmazsa netice vermez. Kötü insan, çevresine iyi tesirler bırakamaz, İyi tesir, ancak gözlerin kendisinde olduğu kişilerden sadır olabilir. Böyle bir kişinin edebi ve yüce ahlakı sayesinde gözler ondan haya eder, insanlar hürmetle önünde eğilir, isteyerek onu takip ederler. Takip ve ittiba eden kişinin, bir şeyler kazanabilmesi için tabi olduğu ve uyduğu kişinin, kendisinden kıymet ve değer bakımından daha önde olması gerekir. Allah Resulü (s.a.v.) ashabı arasında davet ettiği ahlâk için en güzel numune idi. O, davet ettiği yüce ahlakı ashabının kalbine muazzam siretiyle nakşediyordu. Abdullah b. Amr (r.a) şöyle der:
    "Resulullah (s.a.v.) kötü ahlâklı ve kötülükten hoşlanan biri değildi. O, şöyle buyururdu: "En iyileriniz ahlâkça en üstün olanlarınızdır."(30) Enes (r.a.) anlatıyor:
    -"Ben, Resulullah'a on yıl hizmet ettim. Allah'a yemin ederim ki bana bir defa bile "Öf demedi. Herhangi bir şeyi niçin böyle yaptın veya şöyle yapmadın da demedi. "(31) Yine Enes (r.a.)'den:
    "Dul bir kadın Resulullah'ı elinden tutar, ihtiyacı için onu dilediği yere kadar götürürdü. Bir insan onunla musafaha yapsaydı kendisi Resulullah'ın elini bırakmadan Resulullah onun elini bırakmazdı. O, yüzünü çevirmeden Resulullah çevirmezdi. Arkadaşları arasında ayaklarını uzattığına kimse şahit olmazdı. Yani O, arkadaşları arasında kibirlilik taslamaz ve bu hususta çok titiz davranırdı"'(32) Hz. Aişe (r.anha)'den:
    "Resulullah iki işten birini seçmekle karşı karşıya kalsaydı, günah olmadığı sürece kolay olanını tercih ederdi. O: günahlardan, insanların uzağı idi. Nefsi için intikam almış değildi. Ancak haram işlediğinde intikam alırdı. O: eliyle, ne bir kadın, ne bir hizmetçi ne de herhangi bir şeyi dövmemişti. Sadece Allah yolunda cihad esnasında böyle değildi."(33) Enes (r.a.)'den:
    "Resulullah ile yürüyordum. Üzerinde, kaba kenarları sert bir aba vardı. Bu esnada, bedevi biri gelip O'nun abasını çekti. Öyle ki Resulullah'ın omuzlarında abanın tesiriyle izler hasıl olmuştu. Bundan sonra adam "Ey Muhammed! Bana, Allah'ın senin yanındaki malından ver" dedi. Resulullah tebessümle ona iltifat edip kendisine maldan verilmesini emretti."(34) Hz. Aişe (R.anha) den şu hadis rivayet edilir:
    "Allah nezâket sahibidir. Öyle olmayı da sever. Nezâket karşısında verdiği mükafatı katılıkta veya başka herhangi birşeyde vermez."(35). Başka bir rivayet şöyledir:
    "Nezâket birşeyde onu süsler, birşeyden alındı mı, onu da lekeler bırakır." Cerir (r.a.)'den:
    "Allah yumuşaklığa karşı verdiğini hamakata karşı verecek değildir. Allah bir kulunu sevdi mi ona yumuşak huy ihsan eder. Bir ev halkı yumuşak huydan nasib almadılar mı hayrın tümünden mahrum sayılırlar."(36) Aişe (r.anha) den Resulullah'ın evde meşgul olduğu işler sorulunca şöyle cevap vermiştir:
    "O, evinde aile efradının hizmetinde bulunurdu. Namaz vakti gelince de hemen abdest alır, namaza giderdi."(37) Abdullah b. el-Haris'ten:
    "Ben Resulullah (s.a.v.)'den daha fazla tebessüm eden birini görmedim."(38) Enes b. Malik Resulullah (s.a.v.)'ı şöyle anlatır:
    "Resulullah insanların en güzel ahlâkına sahipti. Ebu Umeyr adında bir süt kardeşim ve "Nuğayr" adında hasta bir kuşu vardı. Resulullah (s.a.v.) bu çocuk ile latife eder ve "Ey Ebu Umeyr, Nuğayr'den ne haberi" derdi.(39) (Nuğayr, Arapçada kuşcuk manasına gelir)
    Allah Resulü'nün cömertliği ve hiçbirşeyi saklamaması, cimrilik yapmaması şemail kitaplarında meşhurdur. O, hiçbir an haktan dönmeyecek kadar cesurdu. Hükmünde ebe-diyyen zulüm yapmayacak kadar adildi. Tüm hayatı boyunca sadık ve emindi. Cenab-ı Hak müslümanlara onun mübarek ve şerefli izlerini takip etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur:
    "Gerçekten Resulullah'ta sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umar olanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir (imtisal) numunesi vardır."(40)
    Bu konuda Kadı el-İyaz şöyle der: "Resulullah (s.a.v.) insanların en iyisi, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece duyulan bir ses üzerine Medine ahalisini korku sardı. İnsanlar ses tarafına doğru gitti. Resulullah (s.a.v.) onları geride bırakarak ilerledi ve sesin olduğu yere varıp haberi inceledi. Kendisi Ebu Talha'nın çıplak atı üzerinde, kılıcı da boynunda asılı duruyor ve "Hiç korkmayın" diyordu. Ali (r.a.) şöyle der: "Savaş alevlenip gözler şaşkına çevrildiği zaman, biz Resulullah ile kendimizi korurduk. (O'na iltica ederdik). (O anda) düşmana ondan daha yakın birisi olmazdı." Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan:
    "Resulullah (s.a.v.) kendisinden istenen hiçbir şeye yok demezdi. Hatice (r.anha) O'na şöyle dedi:
    "-Sen düşkünün yükünü kaldırır, yoksula verir ve musibetzedelere yardım edersin".
    Biri gelip O'ndan birşeyler istedi: "Benim yanımda birşey yok, fakat benim hesabıma istediğini satın al. Bize birşeyler gelince onu öderiz" dedi. Ömer (r.a.): "Allah (c.c.) güç yetiremiyeceğiniz şeyi size yüklemedi" dedi. Resulullah (s.a.v.) bu görüşü beğenmedi. Ensar'dan biri de: "Ey Allah'ın Resulü infak et. Allah varken azalacağından endişelenme" dedi. Bunun üzerine Resulullah, yüzünde belirtileri hissedilecek derecede tebessüm etti ve: "Ben de bununla emrolundum" buyurdu.
    Kâinatın Efendisi ashabı ile ülfet eder, nefret ettirmezdi. Her kabilenin ileri gelenleri ikram eder ve onu başlarına emir tayin ederdi. İnsanları korur, onları kötülükten sa-kındırırdı. Hiç kimseye karşı yüzünü ekşitmez ve ahlâkını nahoş etmezdi.
    O, ashabını arar, herbirine ayrı ayrı değer verirdi. Öyle ki, her arkadaşı Resulullah'ın yanında kendisinden daha kıymetli birinin olmadığı hissine kapılırdı.
    Bir ihtiyaç için onu durduran biri ondan ayrılmadan o ayrılmazdı. Ondan bir ihtiyacının giderilmesini isteyeni boş çevirmezdi, en az güzel bir söz ile de olsa razı etmeye çalışırdı. İnsanlara öyle nazik ve hoş davranırdı ki onlar için bir (büyük) baba yerine geçmişti. Hak hususunda herkes O'nun yanında eşitti.
    Devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve nezaketli bir yaratılışa sahipti. Sert ve kaba değildi. O, ne bağırır, ne çağırır, ne de ayıplar, ne de aşın methederdi. Arzulamadığı birşeyi görmezlikten gelir, onu işleyenden tamamiyle ümit kesmezdi. Aişe (r.anha):
    "Resulullah'tan daha güzel ahlâklı kimse yoktu. Arkadaşları veya aile efradını çağırdıkları zaman "buyrun" manasına gelen "Lebbeyk" derdi diye nakleder. Cerir b. Abdullah (r.a.):
"Resulullah (s.a.v.) ta müslüman olalıdan beri her beni gördüğünde veya ayrıldığında mutlaka tebessüm etmişlerdir. Ashabıyla mizah eder, onlarla yarışlar tertib eder, çocukları okşar ve kucağına alırdı" der.
    O; fakir, dul, köle herkesin davetine icabet eder. Medine'nin en ücra köşesinde bulunan hastayı ziyarette bulunur ve mazeret gösterenin mazeretini kabul ederdi.
    Enes (r.a.)'den: "Biri Resulullah'ın kulağına eğilip birşeyler söylemek isteyince, dilediği gibi O'nun başını eğip arzusunu takdim ederdi. Biri elinden tutunca, o elini bırakmadan Resulullah bırakmazdı. Karşılaştığı kişiye selam verir, mu-safaha yapardı. Kimseye karşı ayaklarını uzatmaz, bu sebeple yeri daraltmazdı. Yanma gelene ikram eder, bazen onun için elbisesini yere serer, altında bulunan minderi verir ve üzerinde oturması için ısrar ederdi. Ashabına bazen künyeleri ile hitap eder, ikram olarak en güzel isimleriyle çağırırdı. Konuşan bir kişi kendisi bırakıp, konuşmasını kesmeden onun konuşmasını yarıda kesmezdi" diye rivayet eder. Yine Enes (r.a.) rivayeten: Resulullah (s.a.v.)'a bir hediye getirildiğinde "Falanca kadının evine götürün. Çünkü Hatice'nin sadık dostu olup, çok seviyordu" derdi. Diyor.
    Aişe (r.anha): "Haticeyi kıskandığım kadar başka hiçbir kadını kıskanmadım. Resulullah O'nun bahsini çok yapar, bir hayvan kestiğimizde onu Hatice 'nin arkadaşlarına hediye ederdi. Onun kız kardeşi yanına girmek için izin istediğinde izin verirdi. Bir gün yanına bir hanım geldi. Onun gelişine çok sevinip hal hatır sordu. Hanım gidince de: "Bu hanım bize Hatice hayatta iken de gelirdi. "Ahde sadık kalmak iman icabıdır" buyurdu.
    Ebu Katâde: Necâşî heyeti gelince Resulullah onlara bizzat hizmette bulundu. Ashap: Biz hizmeti yapabiliriz, deyince: "Onlar ashabıma hizmet etmişlerdi. Ben de aynı şekilde onları mükafatlandırmak istiyorum" dedi.
    Ebu Üsame (r.a.)'den: "Resulullah (s.a.v.) bastonuna dayalı olarak yanımıza geldi. Biz de ayağa kalktık. Bunun üzerine: "Acemlerin birbirini ta'zim ettikleri gibi ayağa kalkmayın. Ben kulum, kul gibi yer, kul gibi otururum" dedi.
    O, merkebe biner, terkisine birini alır, fakir - fukarayı ziyaret eder, onlarla oturur, arkadaşları arasına katılır, mecliste boş bulduğu yere otururdu.
    Resulullah (s.a.v.) cılız bir deve üzerinde ve üzerinde dört dirhem etmeyen bir aba olduğu halde hac farizasını etti ve bu esnada şu duayı okudu: "Allah"ım içinde riya ve gösteriş olmayan bir hac olarak kabul eyle."
    Mekke'ye fâtih olarak islam ordusuyla girince, Allah'a tevazuundan dolayı başı neredeyse bineğinin ön kısmına değecekti.
    O, önderler önderi, çok sükut eder, ihtiyaç olmadan konuşmaz, güzel konuşmayandan da yüz çevirirdi.
    Gülmesi tebessüm şeklindeydi. Konuşmasını tane tane yapar, ne fazla uzatır, ne de çok kısa keserdi.
    O'na iktida ve benzemek için ashabı da O'nun yanında sadece tebessüm ederlerdi. Meclisleri vakar, hayır ve emniyet meclisiydi. Orada ne sesler yükselir, ne de hürmetler ihlal edilirdi.
    Kainatın Efendisi konuşunca ashabı O'nu can kulağıyla dinler, sanki başlan üstünde kuşlar duruyor gibi kı-mıldamazlardı. O, tam ahenk içinde yürür, ne acele eder, ne de gevşek davranırdı.
    İbn'i Ebi Hale der ki: "Resulullah dört maksat için sükut ederdi: Vakar, takdir, dikkat, tefekkür."
    Aişe (r.anha) der: "Resulullah başkası istediği takdirde kelime veya harflerini sayabileceği şekilde konuşurdu. O, hoş ve güzel kokuları sever, çok kullanırdı. O'na tüm imkanlarıyla dünya takdim edilmişti. Fetihler arka arkaya nasib olduğu halde buna rağmen dünya süsüne önem vermez ve ondan yüz çevirirdi.
    Vefat ettiği zaman ailesinin nafakasını temin için zırhı rehin olarak bir yahudide duruyordu. Allah'ın salat ve selamı O'nun, ailesinin ve ashabının üzerine olsun... (Amin).

______________
(19) Taberâni, İ. Mace.Zühd, 31 H.No: 4259
(20) İbn Hibbân, İhya, 3/118
(21) Tirmizi, K. Birr ves Sıla, 47
(22) Taberâni İ. Mace, Zühd, 31
(23) Ahmed b. Hanbel, Hindi, age, 2/139
(24) Ahmed b. Hanbel, Hindi, Kenzul-Ummal, 2/139
(25) Taberâni, İhya, 3/43
(26) î. Malik, Muvatta, 6.2/553
(27) Ahmed b. Hanbel, İhya, 3/120,121
(28) Hakim
(29) Buhari
(30) Buhari ,Edep,38.39
(31) Müslim, K.Fedail,13
(32) Tirmizi
(33) Müslim
(34) Buhari
(35) Müslim
(36) Taberâni
(37) Tirmizi
(38) Tirmizi
(39) Buhari
(40) Ahzab, 21

 

Prof. Muhammed Gazali

Yorum (yok) Yorum yaz!

Hayır Ve Şerle Karşı Karşıya Olan İnsan

 

    Diğer semavi dinler gibi İslâm da herşeyden önce insanlığın nefsini terbiye etmek ister. İslam, bu terbiyeyi insandan ayrılmayacak şekilde empoze etmek için çok büyük gayretler sarfeder.
    Bütün peygamberlerin risaletine "insanın kendisi" konu olduğu için, her zaman seve seve insanlar onların etrafında toplanmışlardır. Resullerin terbiyesi hayatın zor dönemlerinde yok olacak şekilde boş ve kuru kalıplar değildi. Onlar prensiplerini nefsin derinliklerine yerleştirdiler. Bu esaslar insanların damarlarına işleyecek kadar kuvvet buldu, insandan peyda olacak vesveseleri yok edip hedeflerine ulaşmada onlara yön verdi. Semavi risaletler insanların cemiyet halindeki bunalımlarından ve onların bu bunalımlarından kurtulmaları için gerekli ilaçtan bahsederek, onları huzura kavuşturacak nizamı takdim etti. Cemiyetlerin İslahı için "İyi insan" yetiştirmenin gerekli olduğunu beyan etti. Her medeniyet için "güçlü ahlâk"ın vazgeçilmez esas olduğu şuurunu yerleştirdi.
    İlahî terbiyeden yoksun cemiyetlerin idari teşkilatlarında anarşi vardır. İdareyi elinde tutanlar yetkilerini hep kötüye kullanır. Ahlâkça iyi eğitilmiş idareci ise boş gedikleri kapatmaya cemiyeti aydınlatmaya ve gidişatında devamlı iyiliğe yönelmeyi esas alır. Bu insan, kasırga ve fırtınalı zamanlarda da bu esaslara dikkat eder.
    İyi bir hâkim, adaletiyle açıklan kapatabilir. Bunun yanında zâlim hakim ise, apaçık kanunları saptırabilir. İşte, insan nefsi de böyledir. O, dünyada vuku bulan olaylar, fikir, rağbet ve maslahatlar karşısında yalpalayabilir. Bunun içindir ki, nefsi ıslah, hayata hayrın hakim kılınması için ilk esastır.
    Nefisler terbiye edilmeden ufuklar aydınlanamaz. İnsanlığın halihazırda olan halleri de, gelecekleri de fitne ve desiselerden kurtulamaz. Onun için Cenab-ı Zülcelal şöyle buyurur:
    "Muhakak ki Allah bir topluma verdiği nimeti onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz. Bir topluma da Allah bir kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare yoktur." (41)
    Kur'an kötü milletlerin helak oluş sebeplerini şöyle îzah eder. "(Evet bunların gidişi) Firavun ve hanedanıyla onlardan evvelkilerin gidişi gibidir. Onlar Allah'ın ayetlerini (inkar ile) kafir olmuşlardı da, O da kendilerini, günahları yüzünden yakalamıştı. Çünkü Allah en büyük kuvvetin sahibidir, cezası pek çetindir.
    Bunun hikmeti şudur: "Bir kavim nefislerinde olan (iyi hali) değiştirmedikçe Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir ve şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işiticidir, kemâliyle bilicidir."(42)
    İslâm, nefisleri terbiye meselesine iki açıdan bakar:
        1. İnsan tabiatında hayra meyyal olan bir taraf vardır. Onun için devamlı hayır yapmak ister, hayrı elde edince sevinir. Serden de üzüntü duyar. Hak ile hayatının huzur ve rahatını bulur.
        2. Yine insan nefsinde onu doğru yoldan sapıtabilecek bazı düzensiz kuvvetler vardır. Bu kuvvetler bazen şerri hayır gösterip sahibini uçuruma yuvarlar.
    İslam bu iki kuvvetin varlığını hiçbir zaman gözden uzak tutmaz ve eğitimini ona göre yapar. İslam yine bilir ki, insan bunlardan hangisine teslim olursa onu o yöne doğru çeker.
    Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Herbir nefis ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki, onu tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten kişi ise elbette ziyana uğraımştır."(43)
    İslâm'ın bu konuda yaptığı, insan fıtratını kuvvetlendirip nurlandırmak ve hayra sevkedebilmek için her imkanı seferber etmektir. Böylece nefis de devamlı kendisiyle çekişen kötülük vesvesesinden kurtulmuş olur.
    İslam kendini tüm lekelerden uzak, hâlis fıtrat dini olarak vasıflandırır ve insanların ona yönelmesini emreder.
    "O halde (Habibim) sen yüzünü (hakiki) bir müslüman olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğubilmezler."(44)
    Gözün vazifesi kör değilse görmek, kulağın ki işitmek, fıtratın vazifesi de suyun yüksekten akışı gibi hakka, kemâl ve fazilete koşmaktır. Evet, nefse lekeler bulaşıp yaratılışından uzaklaşmadıkça yakışan budur.
    Nefislerine musallat olan kir ve lekeler, geçmiş asırların birikmiş pisliğinden veya helak olmuş kavimlerin taklidinden başka birşey değildir.
    Her ikisi de beşer fıtratı için çok büyük tehlikelerdir. Gerçek ıslahatçıların esas cihadı bu pislikleri yok etmek ve insan fıtratını bu lekelerden kurtarmaktır. Tâki insanlık bu sayede esas gayesine yönelsin ve vazifesini idrak etsin.
    Yukarıda, Rum Suresi'nin 30. âyetinde islâm dininin fıtrat dini olduğunu okumuştuk. Bu âyetten hemen sonra şu âyetle karşı karşıya kalırız:
    "Hepiniz ona dönün, ondan korkun, namazı dosdoğru kılın, müşriklerden olmayın."
    (O müşrikler) ki onlar dinlerini darmadağınık etmişler, fırka fırka olmuşlardır. (Bunlardan) her zümre, yanlarında olanla böbürlenicidirler. (45)

    Küfür değil îman... Fısk-u Fücur değil takva... Ayrılık değil, inananların birliği... İşte insanı dosdoğru yaratılışa (fıtrata) götürecek nasihat ve öğütler...
    İnsan ancak bunlarla huzur ve felaha erişir. Bunlarla çekişmelerden, hırs ve tamahların çatışmasından, sırtlanlar gibi birbirini yemekten kurtulur.
    Kur'an bunu şu şekilde ifade eder: "Biz, hakikat insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edipte güzel amellerde bulunanlar müstesna..."(46)
    Ayette bahsedilen güzel şekilden maksat hakkı bilip ona sarılmaktır. Onun gerektirdiğini yapmak ta fazilet ve şereftir. Bunları ise nefsinde ve insanlarla olan alakalarında tatbik kemâlin zirvesi ve hayatta herşeye adaletin hakim olması demektir.
    Fakat çok kişiler heva ve hevesine uyup kemal zirvesinden inip yere çakılmak ta, çok derin uçurumlara yuvarlanmaktadır, İşte "Esfel-i sâfilin" bu önünü göremiyen zavallılar içindir. Cenab-ı Hak'ın onları gönderişi hidayet ve adalet kanunlarına uygundur. Bu kanunlar çok adil ve incedir. Bunları, alemlerin yaratıcısı şu ayetlerde izah buyurmuştur:
    "Allah bir kavme hidayet ettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onların sapıklığına (hükm) edecek değildir. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir."(47)
    "Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri ayetlerimi (idrak)den çevireceğim. Onlar her ayeti görseler ona inanmazlar, akl-ı selim'in yolunu (doğru yolu) görseler de onu bir yol edinmezler. (Fakat azgınlığın yolunu görürlerse (yol diye işte) onu edinirler! Bu âyetlerimizi yalan saydıklarından, onlardan gafil olmalarındandır. "(48)
    Bu sefil dünyada temiz yaratılışını muhafaza edip, çirkefliğe bulaşmayan kimdir? Bunun cevabını şu ayet veriyor:
    "İman edip iyi ameller işleyenler müstesna. "(49)
    Bu izahlar ile îman ve iyi amellerin semeresinin iyi ahlâk olduğunu anlamış oldun, İşte İslâm'ın temiz insan fitratı ve onu kuvvetlendirme karşısındaki tavrı budur.
    Kötü huylar karşısındaki tavrı ise şudur: insana öğüt verir, isteklerine gem vurur, akl-ı selim ve temiz fıtrat kaidelerine boyun eğdirir.
    İnsanda bulunan bazı kötü hususiyetlere Resul-ü Ekrem şöyle işaret etmektedir:
    "İnsan ihtiyarladıkça iki haslet onunla devam eder: Hırs ve Tûl-i emel"(50)
    "İnsanda en büyük kötülük, aşırı cimrilik ve fenâ korkaklıktır."(51)
    "İnsanoğlunun altın dolu bir vadisi olsa, ikincisini, buna sahip olsa, üçüncüsünü temenni eder. Topraktan başkası insanoğlunun gözünü doyurmaz. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. "(52)
    Kur'an da bu hasletlerin bazısına işaret eder: "Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hayvanlara, ekinlere, olan ihtiraskarane sevgi insanlar için bezenip süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının geçici birer fâidesidir. Allah (a gelince) nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir."(53)
    İslâm'ın dikkat çektiği hakikat şudur: Nefsin hevasına uymak, vesvesesine cevap vermek ne nefsi doyurur, ne de Hakk'ı razı eder. Nefis bir yerde arzuladığını buldu mu hemen ordan başka yere atlamak ister. O dâimi olarak günah bataklığında olduğu halde, zulmü ve kötülükleri irtikab ettiğine aldırış etmez.
    Kur'an haram olan hevadan men eder... " Ve hevaya tabi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttuklarından kendilerine çok şiddetli bir azab vardır." (54)
    Kur'an, kâfirlerin takip ettikleri yolu ve müslümanların bunlara muhalefet etme gereğim de şöyle beyan eder.
    "Eğer Allah, onların hevalarına tabi olsaydı, göklerle yer ve bunlarda olanlar muhakkak fesada uğrardı. Hayır biz onlara izzet ve şerefleri olan Kur'an'ı getirdik de onlar şereflerinden yüz çeviriyorlar."(55)
    Nefsin haram olan istekleriyle mubah olanları karıştırmamak gerek. Dindar kesimin çoğu bu iki hususu büyük bir hata olarak karıştırırlar, insanın makul dünya imkanlarından faydalanmasında bir sakınca yoktur, insanın içindeki bu makul isteklerin sakıncalı olduğuna inanmak hatadır. Böyle bir inanç mâkul ihtiyaçları yaparken bile insana cinayet işliyormuş hissi verir.
    İnsan devamlı kötülük içinde bulunduğuna inanırsa ve kötülüğün hayatının bir cüz'ü olduğunu kabul ederse bunun sonucu olarak daha kötü münkerlere bulaşıp onları gerçek ve kaçınılması imkânsız şeyler olarak kabul etmeye başlar. Kur'an buna dikkat çekmiş ve sarih olarak nefsin faydalı isteklerini mubah kılmış, güzel ve hoş nimetlerin kullanılmasına geniş çapta izin vermiş, güzel ve temiz rızıklardan faydalanmayı mahzurlu görmeyi ve mubahları haram ve dar çerçeveler içerisinde kabullenmeyi kötülük ve çirkinliğe eş bir hareket olarak kabul etmiştir. Allah (c.c.) bu hususta:
    "Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helal ve temiz olmak şartıyla yeyin. Şeytanın izini tâkib etmeyin. Çünkü o hakikaten apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, haksızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder..'(56)
    Evet, helal ve hoş rızıklan mahzurlu kabul etmek, delilsiz olarak Allah'a iftira etmektir. Bu ise, şeytanın emri olan kötülük ve çirkinliğin tâ kendisidir. İslâm çirkin vesilelerle nefsi bu nimetlerden mahrum kılmayı kerih gördüğü gibi, başıboş bir israfın da karşısındadır. İnsan her hususta orta yolu takip etmelidir. Allah Resulü (s.a.v.):
    "İşlerin hayırlısı orta olanıdır" buyurarak bu esası perçinlemişlerdir.
    İyi fıtratı destekleyen esaslar îman ve salahta olduğu gibi, çılgın arzuları düzenleyen esaslar da îman ve salahtadır. Yoksa küfür, herşeyi mubah görmek veya herşeyi haram görmekte değildir. Her iki durumda da nefsi kontrol ancak kuvvetli bir ahlâk ile mümkündür.
    Kur'an insanı zaa'f, tereddüt ve bencillikle vasıflandırırken, bunlardan kurtulmanın da dinin emirleriyle mümkün olabileceğini hatırlatır.
    "Gerçekten insan haris ve cimri olarak yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokunduğu zaman feryadı basar. Ona hayır isabet edince de kıskanç olur. Namaz kılanlar müstesnadır. Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarında devamlıdırlar. Onlar ki mallarında belirli bir hak vardır, hem dilenenin hem de iffetinden dilenmeyen için. Onlar ki, hesap gününü tasdik ederler. Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin bulunulmaz. Onlar ki avret yerlerini korurlar."(57)
    Malumdur ki, ahlâk durup dururken nefis içinde oluşmaz, insanlarla birlikte olgun olarakta doğmaz. Bilakis o, zamanla çeşitli merhalelerle oluşur ve olgunlaşır, îşte ahlâkın, olgunlaşabilmesi için tekrarlanması gereken işlere bağlı olmasının sırrı budur. Namaz, oruç, âhirete îman ve Allah azabından korkma gibi devam isteyen amellerde bu tekrar için vazgeçilmez unsurlardır. Madem ki kötü huy sahibini devamlı kötü yollarda sürüklemek ister. O halde bu devamlı şerrin tehlikesi muvakkat ilaç ve tedbirlerle önlenemez.
    Böyle tehlikeli gidişatı ancak kendisinden kuvvetli bir âmil durdurup, aralarındaki muvazeneyi te'min edebilir.
    Hülâsa, islâm insanın pak olan fıtratına Önem verir ve bu fıtratın terbiyesini gerekli bulur. insana başı boş ve gereksiz isteklerden uzak durmayı öğütler. Onun karşısına dosdoğru bazı hudutlar çizer.
    Şu bilinmelidir ki, islâm'ın emrettiği tüm ibâdetler bizi yüce ahlak, doğru yol ve istikâmete ulaştırmadıkları müddetçe esas maksatlarına vâsıl olmamışlar ve yerlerine oturtulup, hakkıyla yapılmamışlardır....

______________
(41)er Râd, 11
(42) Enfal, 52-53
(43) eş-Şemsi,7-10
(44) er-Rûm, 30
(45) er-Rum, 31-32
(46) Tin, 4-6
(47) Tevbe, 115
(48) Araf, 146
(49) Tin, 6
(50) Müslim, Tirmizi, Zühd, 21
(51) Ebû Davud, Cihad, 22
(52) Buhâri, Tirmizi,, Zühd,
(53) AI-i Imran, 14
(54) es-Sâd, 26
(55) Mü'minun, 71
(56) Bakara, 168-169
(57) el-Mearic, 19-20

Prof. Muhammed Gazali

Yorum (yok) Yorum yaz!